ÇOCUKLU HAYAT--YANKI YAZGAN SÖYLEŞİSİ

2007-02-21 10:31:00

 

- Çocuklu yaşam nasıl bir çelişkiyi içinde barındırır, anne ve baba olmak nedir, sorularıyla başlarsak?..


Anne ve baba olmak ayrı bir ruhsal durumu temsil ediyor. Özellikle, anne-babanız hayattaysa, aynı zamanda çocuksunuz, aynı zamanda da kendi çocuğunuz var. Bu tür bir çelişkiyi de getiren bir ruh hali içerisindesiniz. Dolayısıyla, özellikle küçük çocuk anne-babaları açısından; içinde olunan duruma yakından bakmak, kendimizi yakından gözlemek için, anne ve baba olmak kişisel gelişimimiz için önemli bir fırsat. Hayatımıza getirdiği sorumluluklarla, yüklerle, fırsatlarla, sevinçlerle çok önemli bir pozisyon çocuklu yaşam…

 

- Anneler çocuklu yaşama daha kolay uyum sağlıyorlar da, babalar bir süre şok geçiriyorlar sanki?..


Evet, annelik çok kolay girilen bir ruh hali. Çünkü kadınlar, anne olmak için gereken donanıma sahipler. Biyolojik yapı, beyinleri, üreme organları ile anneliğe hazırlar. Babalar ise, aynı biyolojik donanımda değiller. Örneğin; İki haftalık loğusa annelerle yapılmış bir çalışmada, anneler çocuklarına baktıklarında, beyinlerinde hangi sistemlerin çalıştığı gözlemlenmiş. Ve bu kadınların, daha fazla çalışan bölgelerinin genellikle endişe, kaygı ve risk saptamayla ilgili beyin bölgeleri olduğu sonucuna varılmış. Dolayısıyla, annenin esirgeyiciliği, koruyuculuğu ve kollayıcılığı, adeta beyninde programlanmış vaziyette. Hatta, annenin olası problemleri olduğundan büyük görmesi ve buna göre poziyon alması bile söz konusu. Buna en güzel örnek, anne kedinin yavrusuna yaklaştığınızda verdiği reaksiyondur. Annelerde bebeğe adapte olmak üzere doğal bir avantaj söz konusu. Fakat, bu kaygılı ve endişeli hal aşırıya gittiğinde, annenin anneliğini yapmasını önleyip, sadece endişelerini tatmin ediyor. O sebeple, yüzde 10 annede doğum sonrası ciddi düzeyde depresyon görüyoruz.

 

- Ya babalar, bebeklerine baktıklarında beyinlerinde hangi bölgeler faaliyet gösteriyor?


Aynı çalışmada erkeklere baktığınızda beyinlerinde faaliyet gösteren bölgelerin, endişe ve kaygı ile pek alakası olmadığını, sadece öyle baktıklarını görüyoruz. Fakat, bu tablo erkeklerde de 6 ay sonra değişiyor. Ve bilhassa çocuğuyla daha çok vakit geçiren kişilerde, babalık rolünün yerleştiğini görüyoruz. Sonuçta, erkeklerin babalık rolüne adaptasyonları için 6 ay kadar beklemek lazım.
Öte yandan, bazen erkeklere yeterince hazır olmadıkları bu rolü değişik sebeplerle vakitsizce oynatmaya gayret ettiğimizde, ya da erkek kendisi "Bunu benim yapmam lazım" diyerek babalık yapmaya kalktığında, yeterince hissetmediklerini ifade ediyorlar ve bundan dolayı da bazen suçluluk duyuyorlar.

 

- Babalara rollerine ısınmaları konusunda bir öneriniz olabilir mi?

Babalara önerim; babalık çocuğu kucağınıza alır almaz hissedilen bir duygu değildir, geliştirilen bir duygudur. Hatta, anneler için bile böyle olabilir. Çünkü herkesin motorunun ısınma hızı farklıdır. Erkeklerde kategorik olarak daha farklı olduğunu biliyoruz. Kadınlar için de tabii ki, bir değişkenlik var.
İkinci husus, erkek olarak hızla babalık rolüne ısınmak istiyorsak, çocuğun günlük işleriyle uğraşma süremizi uzatmalıyız. Beziydi, banyosuydu, uyutulmasıydı gibi yerlerde, aktif ve gönüllü olmalıyız. Daha da ideali, hamileliğin son aylarında ve
doğum sürecinde olaya tanık olmaktır.
 

Image Hosted by ImageShack.us

 

 

ÇOCUK OLMAK EŞİTTİR ÇELİŞKİ

 

- Peki, ya çocuk olmak ne menem bir durumdur?

Çocuk olmanın bilinçli olarak farkına varışımız, ancak yetişkin olduğumuzda gerçekleşiyor. Diğer yandan çocuk kendisini; anne babasının, eğitim sisteminin, diğer yetişkinlerin çekiştirdiği yerlere doğru giden; diğer yandan da bu
yönlendirmeye karşı koyarak, ancak varlığını hisseden bir birey olarak görür. Fakat, çocukluğun gerçek anlamı yetişkin olduğumuzda ortaya çıkar. Çocukluk yaşantısı, o sebeple çok kişi için, sadece çok neşeli ve eğlenceli bir dönem olmayabilir. Hatta, bir an evvel büyüme arzusu duyulabilir. "Ben bir büyüsem, bir okula başlasam, bir üniversiteye gitsem, bir evlensem, kendi ailemi kursam" gibi daha çok geleceğin - ama ne olduğu da bilinmeyen bir geleceğin - kurtarıcı gibi beklendiği, o anın çok da farkına varılmadığı bir durumdur, çocukluk…

Pek çok çocuk hem bu geleceği bekleyip, bir an önce büyüme derdinde olurken; büyümenin korkutuculuğu ve ürkütücülüğü ile, gelecekte onu neyin beklediğinin bilinmemesi sebebiyle, çocuk kalmak için de gereken her şeyin yapıldığı bir süreç… Örneğin; çocukların şımarmak gibi, nazlanmak, zaman zaman edepsizleşmek ve yaramazlıklar yapmak gibi, "yaşından, başından beklenmeyen" davranışlar içinde olduğunu gördüğümüzde, büyüme ile ilgili kaygılarının ve korkularının da söz ile söylemeseler bile, davranışlarına yansıdığını görürüz. Çocukluk böyle çelişkili bir durumdur… Hem ileriye gidilen, hem de gitmek istemediğimiz bir durum. Bu dinamizmi de o veriyor zaten.

- Öyleyse, çocukluğu yaşatmak, çocuk olmanın keyfini hissettirmek de anne-babaya düşüyor? Aksi taktirde çocuklar çocukluklarını yaşayamadan büyüyorlar.

Doğru, çok doğru… Ama aileler olarak bizler de çok gelecek düşünüyoruz. Örneğin; çocuğu anaokuluna verdiğimizde, liseye nereye gideceğini düşünerek, bunun hayalini kurarak yaşıyoruz. Sonuçta, anne-babanın kafasında da bir gelecek tasarımı var, aslında bu, daha bebek doğmadan var.
 

Image Hosted by ImageShack.us

 

 

ÇOCUK VARSA, HUZUR YOK!

 

 

- Anne- babanın çocuğun geleceğini tasarlaması yanlış mı?


Yanlış mı doğru mu bilmiyorum ama bir kere böyle bir tasarımın ya da idealleştirmenin doğması kaçınılmaz. Diğer yandan, bunun kaçınılmaz olması, bunun gerçekleşmesinin kaçınılmaz olduğu anlamına gelmiyor. Yani, bizim ideallerimiz ve beklentilerimiz olabilir, ama çocuğumuzun büyük ölçüde bu ideal ve beklentilere uymaması da kaçınılmaz! İki kaçınılmazlık arasındaki çelişkiyi çözdüğümüz ölçüde, (ya da bu çelişkinin farkında olduğumuz ölçüde) ve bu çelişkiyi yok etmek değil, bizim beklentilerimiz ve çocuğun realitesi arasındaki uzlaşmayı gerçekleştirdiğimiz ölçüde rahat ederiz.

 

- Anlaşılan o ki, anne-babaya huzur yok!


Ama çocuk büyütenlerin huzur beklememesi lazım, inanın huzur beklenmez, çünkü böyle bir şey yok! Bir sessizlik varsa, arkasından fırtına çıkacak demektir. Örneğin ben; "Düşe Kalka Büyümek" koydum kitabımın adına. Çünkü, çocuktan hiç düşmemesini bekleyen bir yaşam, yani pürüzsüz bir yaşam yok, olamaz. Pürüzsüz yaşam, ancak yaşamamayla mümkün kalan bir şeydir. Bu tıpkı, bir evin temiz kalması gibi bir şey. Bir ev, ancak yaşanmadığı taktirde temiz kalır. Dolayısıyla, eğer yaşamazsanız pürüz çıkmaz. Evlerdeki dağınıklık, canlılık yaşam belirtisidir. O yüzden de, dedeler-büyükanneler torunları doğduğunda kendi çocuklarının zamanındaki yaşam enerjisini tekrar yakalayabiliyorlar. "Yeniden doğdum torunumla" diyorlar ve hayata adeta yeniden başlıyorlar.

 

- Aileler en çok hangi konularda çocukları için sizden danışmanlık alıyorlar?

Sorunlar yaş grubuna göre değişiyor. Ergenlik öncesi çocuklar dersek… Ergenlik öncesini de okul öncesi ve okul çağı diye ayırabiliriz. Okul çağı çocuklarında daha ziyade; okul döneminin getirdiği, öğrenmenin ve sosyal yaşamın getirdiği yükler ve bu yüklerle başa çıkma sırasında doğan zorluklar sebebiyle bize başvuran aileler oluyor. Bunun arasında öğrenme güçlükleri, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozuklukları, çocuklardaki değişik takıntılar, tikler veya sosyalleşmeyle ilgili problenmlerle ilgili; toplumsal yerini bulmakta, arkadaşlık etmekte ya da okul düzenine uymakta zorluk çeken çocuklar söz konusu.
 

Image Hosted by ImageShack.us

 


18 ila 36. AYLARDA KİŞİLİK OLUŞUR!

 

 

- Okul öncesi çocuklarla ilgili olarak en sık karşılaşılan sorunlar nedir?


Okul öncesi çağda, özellikle küçük yaşlarda, gelişim basamaklarını gereklerini yerine getirmekte zorlanan çocuklar söz konusu, bilhassa 3 yaşına kadar … Özellikle iletişim ve etkileşim alanındaki gecikmeler, konuşmanın gecikmesi ve konuşma dışındaki iletişim becerilerinin de geç kalması, anne- babaların haklı olarak kaygı duydukları ve çocukluk çağındaki en ciddi sorunların kaynağı olan durumdur. O sebeple, gelişim basamaklarının içinde, özellikle iletişim ve etkileşimin gecikmesinin mühim olduğunu bir kere daha vurgulamak istiyorum. Birçok gelişim basamağı, özellikle küçük yaşlarda zamanında yaşanmadığı taktirde, o yaşlarda yapılması gereken diğer işlevlere de engel olur. Sonuçta, kişiliğin ana çizgilerinin ortaya çıktığı 18 ila 36. ay arasında, birçok yaşıtının kullandığı becerileri henüz geliştirememiş bir çocuk, (dil becerisi, dikkat ve konsantrasyon ile ilgili becerileri henüz yeterince iyi gelişmemiş olan çocuk) yaşıtlarına göre, gereksiz bir dezavantajla karşılaşmakta…

 

- Bu çocukların aileleri size başvurduğunda genellikle nasıl yönlendiriyorsunuz, onlara ne diyorsunuz?


Daha çok, geride kaldığını düşündüğümüz o becerinin geliştirilmesi için yönlendirmelerde bulunuyoruz. Çocuktaki gelişme hangi sebeple olursa olsun gerçekleşmediğinde, buradan doğabilecek açıkları minimuma indirmek gayretiyle anne-babanın kendi tutumlarını nasıl farklılaştırabilecekleri üzerinde duruyoruz. Örneğin; sizi anlamakta zorlanan bir çocuğa daha kısa ve net cümlelerle konuşmanızı önermek bile, henüz dil gelişimi mükemmelleşmemiş bir çocukta çok önemli bir farklılık oluşturabilir. Ya da, iletişim becerileri yeterince mükemmelleşmemiş bir çocukta, televizyonun kapatılmasını tavsiye etmek, çocukta ciddi bir gelişim hamlesi doğurabilir. O yüzden de biz, çocuğa göre pozisyon almak durumundayız.

 

- Yani, hastalık yoktur, hasta vardır?


Aynen öyle. Bu cümle inanın en ağır hastalık için bile geçerli. Bireysel olarak çocuğun hayatını kolaylaştırmak ve gelişiminin önündeki engelleri kaldırmak.çok önemli…

 

Image Hosted by ImageShack.us

 

 

- 0-6 yaş çok önemli deniyor. Bu dönemde anne babaların yaptığı hatalar var mı? Yoksa, genetik deyip sorunları başımızdan savabilir miyiz?


Hayır, genetiktir deyip başımızdan savamayız. Anne-babalar her çocuğun, kendine özgü bir huy ve tabiat yapısı olduğunu unutarak hataya düşüyorlar. Çocukların standart olmadıklarını ve kafamızdaki çocuğa göre değil de, önümüzdeki çocuğa göre davranmayı unuttuğumuzda hata yapıyoruz. Çünkü, bizim kafamızda bir çocuk var, idealimizdeki çocuk o; ama kucağımızdaki çocuk idealimizdeki çocuk değil.

 

- Tıpkı aşkta yaşadığımız idealleştirmeyi, çocuk söz konusu olduğunda da yaşıyoruz öyleyse?


Evet, aynen öyle, bravo… Üstelik, bu durum idealimizdekinin iyi ya da kötü olduğu anlamına gelmez, sadece elimizde ne var, malzeme nedir, ona bakmak lazım. Çocuğumuzu tanıma gayretine girersek, hangi özellikleri olduğunu, neyi daha iyi yaptığını, neden hoşlandığını, neden rahatsız olduğunu bilirsek… Ve özellikle de 3 yaşına kadar olan dönemde onunla temel olan ilişkimizi korumayı birinci plana alırsak, onu istediğimiz gibi yapmaya çalışmayı değil, onunla bir ilişki kurmayı ön plana alırsak, yapacağımız büyük hatalardan kaçınmış oluruz.

 

- Ya, genetik faktörünü ne yapacağız?


Çocuğumuzda birçok özelliğin genetik faktörlerden geldiğini biliyoruz. Fakat, genetik yükler, tıpkı bize verilen banka kartının şifresi gibidir. O şifreyle ne yapacağımız bize bağlıdır. O yüzden, genetik dediğimiz şey de bir değiştirilemezlikten ziyade, neyin değiştirilemez, neyin değiştirilebilir olduğunu bize gösteren bir alandır. Yoksa, değiştirilemez sandığımız birçok özellik değiştirilebilir ya da ona göre pozisyon alınabilir. Biz konumumuzu değiştirebiliriz. Genetik kavramından olumsuz bir sonuç çıkması, bazen bizim değişmeyecek şeyleri zorlamaya çalışmamızdan ileri gelir.

 

- 0-3 yaş arası dönemde, yani bebeklik döneminde özellikle öne çıkan bir konu var mı?

0-3 yaşındaki çocukların ailelerinin uğraştıkları en önemli konuların başında beslenme, büyüme gelmekteyken; çocukların en önemli temel ihtiyaçlarından birisi de ilişki kurmaktır. Çünkü, ilişki ihtiyaçları karşılanmayan çocukların büyümelerinin bile bozulabildiğini görüyoruz. Örneğin; Romanya'da yapılan büyük bir yetimhane çalışmasında, çocukların büyümesi için gerekli olan her türlü besin, uyku, temizlik ihtiyacı karşılanan çocuklar, yine de ağır gelişim sorunlarıyla karşımıza çıkıyorlar. Çünkü onlarla ilişki kuran, onlarla iki çift söz edip, gözgöze dizdize zaman geçiren, hiç kimse olmuyor.
 

Image Hosted by ImageShack.us

 

 

BÜYÜMENİN ÖNÜNDEKİ ENGEL: SEVGİSİZLİK!

 

- Çocukların büyümesini sevgisizlik mi engelliyor?


Biraz klişe bir laf olacak ama evet, öyle. Her anne-babanın çocuğunu sevdiğinden şüphe yok, fakat sevgi çocuğun ihtiyacı olanı vermektir. Çocuğun ihtiyacı, bazen iki kaşık daha fazla mama yedirmek değil; onunla bir 20 dakika yerde oturup, hiç telefon çalmadan, televizyona bakmadan, sağla solla ilgilenmeden, çocukla burun buruna, konsantre bir zaman geçirmektir. Sevmek, bebeklerde onlara zaman ayırmaktır, başka hiçbir şey değildir. Sevmiyorsak zaman ayırmıyoruzdur, zaman ayırmıyorsak da, sevdiğimizi karşımızdaki hissetmez. Bu, yetişkinler için de böyledir.

 

- Bu noktada hemen şunu sormak istiyorum, çağın "Çocuk da yaparım, kariyer de" dayatmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? 0-3 yaşındaki bir çocuğa günde 12 saat çalışan bir annenin ilgisi yeter mi?


Öyle bir şey yok! Üstelik, bu söylediğiniz çok da politik bir konu. Temel olarak kadınlara doğum sonrasında sağlanan ücretli izin hakları son derece sınırlı… Öte yandan, çocukların anneleriyle olan ihtiyacı sadece süt emme zamanından ibaret değil. Birlikte zaman geçirme ihtiyacının bir hak olarak çocuklara ve annelere verilmesi gerekiyor. Bunun örneklerini zengin ülkelerde görebiliriz. Fakat Türkiye, birçok konuda zengin bir ülkeymiş gibi davranırken (makam arabalarının sayısından bunu gözlemleyebiliyoruz), aileye önem verdiğini düşünen bir kültür içerisinde, çalışan kadınların anne olma hakları korunmuyor, hatta engelleniyor.

Diğer yandan, günümüz realitesinde annenin iş hayatının hayhuyu içerisinde, ya da bazen kariyer önceliklerimiz de annenin çocuğuna bakmasına müsade etmeyebilir. Örneğin; doktorsanız, gün aşırı nöbetçisiniz ve bir çocuğunuz var, bu taktirde; annenin boşluğunu doldurabilecek nitelikte, çocuğun hayatında devamlılığı olan, onun beslenme, temizlik- uyku gibi ihtiyaçlarından öte ihtiyaçlarını karşılayabilen bir yetişkin olması mühimdir. Bunu en iyi annenin yapabileceğini düşünüyoruz, fakat anne dışındaki bireyler de; bu baba olabilir, anneanne, babaanne olabilir veya uygun bir bakıcı kişi olabilir, çocuğa bakabilir. Fakat bakıcılar da maalesef çok sık değişmeleriyle tanınan insanlar ve bakıcı kişinin devamlı olmasına özenmek gerekiyor.

 

- Bu şartlar altında çalışan annelere bir öneriniz var mı?

Çalışan anneler, işlerini güçlerini bir kenara bıraksınlar demiyorum tabii ki, ama 0-3 yaşta yoğunluğun annede olmasının önemli olduğunu biliyoruz. Özellikle de 0-1 yaş arasında bu hakkın annelere verilmesi yani annelere ücretli izin verilmesi, bir lütuf değil, bir zorunluluk. Aileye ve çocuğa önem verdiğini iddia eden bir toplumda, bu hakların da yasalarla sağlanması gerekiyor. Bu arada beğenelim, beğenmeyelim, aile büyükleri çocuklara çok büyük katkılarda bulunuyor.
 

Image Hosted by ImageShack.us

 

 

ANNEDEN AYRILABİLMEK, İŞTE BÜTÜN SORUN BURADA!

 

- Gelelim, 3-6 yaş arasında en sık görülen sorunlara?


3-6 yaş arasında en sık karşılaştığımız sorunlar ayrılabilmek ile yani anneden ve emniyetli sayılan durumlardan uzaklaşmakla ilgili sorunlardır. Ayrılık gündeme geldiğinde de takıntılar, endişeler, davranış üzerindeki kontrolün gevşemesi söz konusu olabilir. Çünkü aynı dönemde; dürtü kontrolünün gelişmesini sağlayan, beyin bölgelerinin gelişimi hamlesi 4 yaş civarında tamamlanır. O sebeple 4 yaşından itibaren çocuk kendine daha bir hakimdir. Hareketleri ve davranışları üzerindeki hakimiyeti dil hakimiyetiyle paralel gider. Dil becerileri iyi olan çocukların davranışları üzerindeki kontrolleri de daha da artar. Sonuçta, 0-3 yaşında bunların alt yapısı oluşur. Özellikle 4 yaşından itibaren, 0-3 yaşındaki hamlelerin meyvelerinin toplandığı bir dönemdir. Bir sonraki benzer gelişim dönemi 11 ila 14 -15'e kadarki dönemde yaşanacaktır. Burada da 11-12 yaş civarında çok ciddi bir beyin gelişimi hamlesi olur ve yaklaşık 16 yaş civarında da bu dönemin meyveleri toplanmaya başlanır. Dolayısıyla, çocuğa altyapı yatırımı yapılmazsa sonrası olmaz.

 

- Ayrılma dönemindeki (3-6 yaş) anne- baba hataları ile ilgili neler söyleyebilirsiniz?


Ayrılık, ayrılmayı becerebilmek, çocuğun bağımsız olabilme yolunda hareket etmesidir. Ayrılık, aynı zamanda belirsiz, bilmediğimiz bir yöne doğru gitmek gibidir, tıpkı büyümek gibi. Bu yüzden (bilinmezlik) hem arzulanır ve heyecan verir, hem de korkutucudur. Bu çelişki içerisinde çocuklar 3-6 yaş döneminde hem çok bağımlı, hem de çok bağımsızdırlar. Dolayısıyla, anne-babaların kafası karışır. Anneler, bababalar açısından da ilk 3 yıl çocukla burun buruna , dipdibe yaşadıkları bebeğin, kendilerinden uzaklaşacağını ilk kez hissettikleri ve aslında bu yoğunluğun geçici olduğunu ilk kez farkettikleri dönemdir. O yüzden de, ebeveynlerin de ilk refleksi, o dönemde çocuklarına daha sıkı yapışmak olur.

 

- "Bir gitse iki dakika başımızı dinlesek" derken, çocuğun gerçekten gittiğini görürüz çünkü…


Kesinlikle öyle… Fakat anne-baba ve çocuk arasında ömür boyu kopmaz bir ilişki vardır. 3-6 yaş; çocuğun annesine biraz surat asmasına, annenin çocuğun kendisinden biraz uzak durmasına, neredeyse tahammülünün sıfırlandığı bir dönemdir. O yüzden, endişelerle, kaybetme korkularıyla birlikte yaşanır. Bu dönemde çocuğun uykuları bozulabilir, okula gitmemek için direnebilir, anneden uzak olunan ortamlarda huzursuzluklar ve taşkınlıklar ortaya çıkabilir. Dolayısıyla, endişe ve korkunun çocuğun davranışlarına yön verdiği bir zaman dilimidir ve çelişkiler hiç bitmez.

 

- O yüzden mi, sofrada, markette, misafirlikte 3-6 yaş arasındaki çocukları dengeleyebilmek, aileler için zaman zaman kabusa dönüşebiliyor? Bu dönemin yumuşak yaşanması için önerileriniz var mı?


Herkesin kendisi en rahat hissettiği koşulda hareket etmesini öneririm. Örneğin; iki çocuğunuz var, biri 4 diğeri 6 yaşında ve dışarı çıkmakta zorlanıyorsanız, hep beraber çıkmak zorunda değilsiniz. O yüzden, idealinizde hep birlikte sofrada sessiz sedasız bir şekilde yemek yiyen bir aile tablosu olmakla beraber, eğer bunu gerçekleştiremiyorsanız, oldurmak için koşulları zorlamak yerine, zaman zaman bölünerek; annenin bir çocukla, babanın bir çocukla zaman geçirmesi, sonra da çocukları değişip tekrar birebir zaman geçirmeleri belki daha makuldür.

 

Image Hosted by ImageShack.us

 

"SOFRADA OTURMAK İSTEMİYOR!"

 

- Örneğin; kızım 3.5 yaşında ve bazen sofraya oturmak istemiyor?


Çünkü kurallarınızın sağlamlığını test ediyor. Kuralınız o kadar önemliyse, çocuğun sofraya oturmaması diye bir şey söz konusu olamaz. Sonuçta, 3-6 yaş kuralların çok önemli olduğu bir yaş dönemi. O nedenle, kuralları koyarken uygulanabilecek ve sizin de inandığınız kurallar olmasına dikkat etmek gerekiyor. Aksi taktirde, çocuğun kafasını karıştırırsınız. Doğru bildiğinizi, çocuk istemiyor diye değiştirmenize hiç gerek yok. Aksi taktirde, belirsizlikler oluşur ve size güvenemez. Çocuk, kendisiyle ilgili neyin doğru olduğuna karar verme yetkisine sahip değil, o zaman zaten yetişkin olmuş olur.

 

- "Ben çocuğumu özgür yetiştiriyorum" doğru bir slogan mı??


Özgürlük, sorumluluk alabilmek ölçüsünde vardır. Sorumluluk vermediğimiz bir çocuğa hangi özgürlüğü verebiliriz? Ona sadece kötülük yapmış oluruz! Yani, seçme şansını kullanamayacak olduğu bir zamanda ona seçme şansı vermek gibi…

 

- Çocukla arkadaş olmaya ne diyorsunuz?


Çocukların bizim arkadaşlığımıza ihtiyaçları yok. Bizim anne-babalığımıza ihtiyaçları var. Arkadaşlarını kendi yaşıtlarından seçecekler. O yüzden, bizimle arkadaş olmaları yaşıtlarıyla arkadaş olmalarını bile bozucu ve engelleyici olabilir. Çocuklar, anne-babalarıyla arkadaş değil, ancak arkadaşça bir ilişki içerisinde olabilirler. Ama biz arkadaş olursak, anne-babalığı kim yapacak?..

 

 

*** bu yazı yangıyazgan.com sitesinden alınmıştır.***


Prof. Dr. Yankı Yazgan - Özgeçmiş

Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde ve Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi “Child Study Center”da Bilimsel araştırma ve tıp eğitimi çalışmalarını sürdürmektedir. Çocuk, ergen ve erişkin psikiyatrisi alanında serbest uzman hekim olarak çalışmaktadır. Yönetme ve karar verme alanlarında kişi ve kurumlara danışmanlık vermektedir. Uzmanlık konularında profesyonel konuşmacılık yapmaktadır. Çocuklara ve ruh sağlığına yönelik faaliyetleri olan bazı sivil toplum kuruluşlarının bilimsel danışmanlığını ve sözcülüğünü üstlenmiştir. Uzmanlık öncesi eğitim ve çalışmalar: İzmir’de büyüyüp, Bornova Maarif Koleji (1974) ve Ankara Fen Lisesi’nden (1977) sonra tıp eğitimini Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tamamladı (1983). Oğuzeli (Gaziantep), Kuzey Kıbrıs ve Biga (Çanakkale) ‘da hükümet tabibi olarak mecburi hizmet ve askerlik yaptı (1983-6). Klinik eğitim: Genel psikiyatri uzmanlık eğitimini Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde (1986-91) yaptıktan sonra Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde çocuk ve ergen psikiyatrisi üst-uzmanlık eğitimini tamamladı (1992-5). Yine Yale Tıp Fakültesi’nde Robert Wood Johnson Scholars programında ileri araştırmacılık eğitimi aldı. Bilimsel faaliyetler: Anne-babalık tarzlarının ve toplumsal olayların biyolojik yapımız üzerindeki etkileri, dikkat, karar verme ve öğrenme bozuklukları, tikler ve takıntılar, ve iletişim bozuklukları Dr Yazgan’ın bilimsel çalışmalarının temalarını oluşturdu. Tıp ve psikiyatri alanında çok sayıda makalesinin yanısıra Tourette Syndrome Association Research Award, Yale-Berger Fellowship Award, Roche-Turkey Tıp Başarı Ödülü, Uluslarası OCD Komitesi başarı ödülü gibi ödüller kazandı. Araştırma ve toplumsal destekleme projeleri TÜBİTAK, Eczacıbaşı Bilimsel Destek Fonu; JDC, AJWS ve Jülich (Almanya) Araştırma Merkezi gibi ulusal ve uluslararası tarafından desteklenegeldi. Popüler yayınlar: 1987’den başlayarak Cumhuriyet Bilim Teknik, Yeni Binyıl, Yeni Gündem gibi gazete ve dergilerde, aciksite.com, e-kolay.net ve kahvemolasi.com gibi webmekânlarında gündelik hayatın yönetimi ve beynimizin işleyişi hakkında yazıp çizdi. Sevmek ve bağlanmak, karar verme ve risk değerlendirme, hayatın yönetimi, dikkat ve öğrenme hakkında popüler eğitici konferansların yanısıra, 94.9 Açık Radyo’da anne-babalara yönelik bir radyo programı yaptı. Gazete, webmekânları ve dergilerde yayımlanmış en son bilimsel denemelerinden derlenen Düşe Kalka Büyümek: Çocuklu Hayat için yazılar-I (Epsilon, 2003), benzer yazıların yer aldığı Labirent Yolculukları (Remzi,1991) ve Devlet Baba, Tabiat Ana (Evrim, 2002) adlı kitapların yanısıra, bir mantık bilmeceleri kitabı olan Maksat Bilmece Olsun (Evrim, 1991, 2002) ve öğretmenler,danışmanlar ve anne-babalar için bir el kitabı (Hiperaktif Çocuk Okulda, Evrim 2002) yayımlandı.

 

 

http://www.yankiyazgan.com/

 

 



 

361
0
0
Yorum Yaz